Söyleşi: Elif Şeyda Doğan
“Bağımsızlık, yalnızlığın sorumluluğunu da üstlenebilmek demek”
Gayb’ın yazarı, yönetmeni ve oyuncusu Ahmet Saim’le bağımsız üretimin taşıdığı özgürlük ve yalnızlığı, imkânsızlıkların nasıl bir estetik dile dönüştüğünü, Remzi Asaf’la kurduğu bağı ve müziğin oyunun dünyasındaki yerini konuştuk. Saim, annesinden sahneye taşıdığı paylaşma duygusundan seyirciyle kurduğu doğrudan ilişkiye uzanan üretim yolculuğunu CZZ’ye anlattı.
Gayb, 9 Ağustos Pazar günü No2 Atölye’de sahnede, bilet almak için tıkla!

CZZ bağımsız bir yayın, sen de bağımsız olarak oyun üreten bir tiyatrocusun.
Sana soracağım şeyleri başka biçimde daha önce kendime sordum. Bu
yüzden cevaplarını özellikle merak ediyorum. Öncelikle CZZ söyleşisine hoş
geldin, nasılsın bu aralar?
Hoş buldum. İyiyim çok şükür. “Şükür” kelimesini sık kullanırım; sanırım hayata
bakışımı da biraz özetliyor. Sizler nasılsınız? İyisinizdir inşallah. Öncelikle bu güzel ve üzerinde düşünülmüş sorular için çok teşekkür ederim. Elimden ve zihnimden
geldiğince içtenlikle cevaplamaya çalışacağım.
“Bağımsızlık” senin için neye sahip olabilmek, neyi reddedebilmek demek?
Bağımsızlık… Hayattaki pek çok şey gibi onun da hem güzel hem zor tarafları var. En azından benim hayatımda böyle oldu. Çocukluğuma dönüp baktığımda, oyunda da anlattığım ötekileştirilmiş yılları, akran zorbalığını, okulda andımız ya da İstiklal Marşı okunurken grupların arasında değil de köşede tek başına duran çocuğu hatırlıyorum. Bu yüzden bağımsızlık bazen benim için özgürlükten önce, bir birliktelik duygusundan mahrum kalmak gibi yankılanıyor.
Mesleğime baktığımda da benzer bir durum görüyorum. Tiyatroda olduğu gibi,
çocukluğumdan beri içimde taşıdığım ve son birkaç yıldır profesyonel olarak
sürdürdüğüm müzik yolculuğunda da çoğu zaman her şeyi tek başına üstleniyorsun. Elbette insan maddi kaygısını daha az düşündüğü, iyi bir ekiple, herkesin kendi işini en iyi şekilde yaptığı bir üretim ortamını hayal ediyor. Böyle bir düzen, üretimin önünü ciddi anlamda açar.
Ama bağımsız üretmenin gerçeğinde çoğu zaman büyük bir yalnızlık var. Elbette
zaman zaman doğru insanlarla yolların kesişiyor ve o yalnızlık paylaşılıyor. Fakat
bunu sürdürülebilir hâle getirmek dışarıdan göründüğü kadar kolay olmuyor. Bu
yüzden bağımsızlık benim için sadece özgür olmak değil; aynı zamanda yalnızlığın
sorumluluğunu da üstlenebilmek demek.
Bu arada, gözleme yapmayı nereden öğrendin? Gayb’ı üç defa izledim, üçünü de
yedim; hepsi çok iyiydi.
Gözleme yapmayı tabii ki Toprak Ana’dan, yani annemden öğrendim. Benim ilk aşkımdan… Kendisi sadece çok iyi yemek yapan biri değildir, aynı zamanda gerçek bir gözleme ustasıdır. “Usta” diyorum çünkü yaklaşık on üç yıl boyunca Antalya’nın Sinan Mahallesi’nde kurduğu küçücük tezgâhta sadece mideleri değil, insanların kalplerini de doyurdu. O yüzden ona yalnızca benim değil, mahallenin de “Toprak Ana”sı diyebilirim. Ben de ondan gördüğüm gibi yapmaya çalışıyorum. Oyunda seyirciye ikram ettiğim gözleme aslında sadece bir yiyecek değil, annemden bana geçen bir misafirperverlik, paylaşma ve sevgi biçimi. Sanırım insanlar en çok bunu hissediyor.

“Oyunculuk, hatta oyunsuluk diyebilirim, hayatımın neredeyse her alanında beni temsil eden bir tarafım.”
Yakın zamanda CZZ’de bir Gayb eleştirisine keyifle yer verdik. Bağımsız bir üretici için eleştirilmek daha mı kişisel hissettiriyor? Çünkü eleştirilen yalnızca oynadığın rol olmuyor. Yazdığın, yönettiğin ve maddi olarak da taşıdığın bütün bir dünya eleştiriliyor.
Eleştiriyi gerçekten seviyorum. Hatta yirmi beş yıldır çevremden duyduklarımı düşününce, sanat üzerine gelen eleştiriler başımın üstünde yeri olan şeyler. Gelsin tabii ki. Elbette insan yazılanları ilk okuduğunda heyecanlanıyor. Sonuçta ortaya koyduğun şey sadece oynadığın bir rol değil; aylarını, hatta benim için bir yılı aşkın hazırlık sürecini verdiğin bir dünya. İlk anda bazı cümleler insana dokunabiliyor. Ama sonra sürece en başından baktığımda, o duyguyu göğsümde yumuşatabiliyorum. Çünkü eleştiri iyidir. İnsanı kamçılar. Hâlâ yaşadığını, hâlâ öğrenebileceğin şeyler olduğunu ve kusursuz olmadığını hatırlatır. Bence üretmeye devam edebilmenin en önemli şartlarından biri de buna açık kalabilmek
Bugün kariyerinin başına dönebilseydin —yazarlık, oyunculuk, yönetmenlik ya da yapımcılık tarafından istediğini seçerek— neyi daha az yapar, hangi konuda daha cesur davranırdın?
Aslında zihnim “Neyi daha az yapardım?” sorusundan çok, “Neyi daha fazla yapabilirdim?” sorusuyla çalışıyor. Oyunculuk, hatta oyunsuluk diyebilirim, hayatımın neredeyse her alanında beni temsil eden bir tarafım. Yazarlık, yapımcılık ve yönetmenlik ise büyük ölçüde bir zorunluluktan doğdu. Oynamak istediğim işleri yazacak, yönetecek ya da hayata geçirecek koşulları bulamadığım zaman o sorumlulukları ben üstlendim.
Elbette bugün de geçmişte de hayran olduğum çok kıymetli metinler var. Ama konu yine dönüp dolaşıp bağımsız üretime geliyor. Çünkü bazen sahnelemek istediğiniz bir oyunun telifine ayıracak elli bin liranız olmuyor. Böyle olunca ufukta “O zaman kendi oyunumu yazayım.” seçeneği beliriyor. Benim yazarlık serüvenim de biraz böyle başladı.
Şunu da özellikle söylemek isterim; bu unvanlar arasında kendimi en az deneyimlediğim alan yönetmenlik. Çünkü bugüne kadar oynamadığım hiçbir işi yönetmedim. Yönetmenliğim hep oyunculuğumun içinden filizlendi. O yüzden bu konuda da kendimi farklı işler üzerinden sınamaya ve geliştirmeye ihtiyacım var. Acilen bunu da kanıtlamam gerekiyor.
Bağımsız sanatçılığı geçici bir basamak olarak mı görüyorsun, yoksa başlı başına
korumak istediğin bir üretim biçimi mi? Bir gün sorumlulukların farklı kişiler
tarafından üstlenildiği kurumsal bir yapıda yalnızca yazan ve oynayan tarafta kalmayı ister misin?
Son dönemde özellikle annemin nasihatlarını daha çok düşünüyorum. Bir noktadan sonra bazı sorumlulukların farklı insanlar tarafından üstlenilmesinin üretimi zenginleştireceğine inanıyorum. Bugüne kadar bağımsız üretirken geliştirdiğim pratikliği, çok yönlülüğü ve açık fikirliliği, ileride bir kurumun ya da daha büyük bir yapının içinde de aynı heyecanla sürdürebileceğimi hissediyorum.
Zaman ne gösterir, koşullar nasıl değişir bilemem. Ama dileğim, tıpkı Remzi Asaf’ın da hayal ettiği gibi, bir an önce daha çok insana ulaşabilmek. Bunu da kısa yoldan değil; organik, kalıcı ve samimi bir yolculukla başarabilmek istiyorum. Bunun tek karşılığının da çok çalışmak olduğuna inanıyorum. Çünkü kalıcılığın en sağlam zemini, emek.

“Süssüz bir şeyi kendi varoluşumla, oyunculuğumla ve samimiyetimle süslemeye çalışıyorum.”
Oyunlarında imkânsızlık yüzünden yaptığın fakat zamanla oyunun estetik diline
dönüşen tercihler oluyor mu, neler?
Evet, oluyor. Hatta oyunlarımdaki birçok tercih ilk başta tamamen imkânsızlıklardan doğuyor. Ama zamanla fark ediyorum ki o zorunluluklar oyunun estetik dilinin bir parçasına dönüşüyor.
Kendi işlerime dönüp baktığımda aslında çok süslü dünyalar kurmaya çalışmıyorum. Tam tersine, süssüz bir şeyi kendi varoluşumla, oyunculuğumla ve samimiyetimle süslemeye çalışıyorum. Belki de bu yüzden seyirciyle aramızda güçlü bir bağ kuruluyor.
Bence insanlar kusursuzluğu değil, samimiyeti seviyor. Bir şey gerçekten içten geliyorsa, eksikleri olsa bile o duygu karşı tarafa geçiyor. Ben de üretirken en çok buna güveniyorum
İnsanlar otobiyografik bir iş izlediğinde sanatçıdan sürekli daha fazla itiraf bekliyor. Seyircinin samimiyet beklentisiyle mahremiyetin arasındaki sınırı nasıl koruyorsun?
Gaybı bilen Allah’tır demek istiyorum. (Hayatımdan izler taşıyor, hayatım demek biraz yaşadıklarıma haksızlık diyebilirim)
Sosyal medyada görünür olmak bağımsız bir oyunu yaşatabiliyor. Gayb’da da bunun güçlü bir karşılığını görüyoruz. Fakat aynı görünürlük, oyunun sürprizlerini ve canlılık hissini önceden tüketme riski de taşıyor. Bu ikisi arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsun?
Sosyal medya artık çağımızın bir gerçeği. Özellikle seyircisine ulaşmaya çalışan bağımsız bir tiyatrocu için çok önemli bir alan. Ben orayı bir vitrin olmaktan çok, insanlarla bağ kurabildiğim bir fırsat olarak görmeye çalışıyorum.
Elbette bununla ilgili farklı görüşler var ve hepsine saygı duyuyorum. Ancak zaten seyircisi hazır olan büyük prodüksiyonları bir kenara koyarsak, bağımsız işler için merak uyandırmak çok kıymetli. İnsanlara eserinizden küçük bir pencere açıyorsunuz; tamamını değil, sadece “Gel, birlikte keşfedelim.” diyecek kadarını gösteriyorsunuz. Bence bu son derece doğal.
Gayb’ın interaktif yapısı nedeniyle ben de paylaşımlarımı özellikle seçiyorum. Bir sonraki temsilde yaşanabilecek sürprizleri ele vermeyecek, her gösterinin kendine özgü kalmasını sağlayacak anları paylaşmaya özen gösteriyorum.
Çünkü her şeyin görünür olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ama yine de insanın içinde “Acaba orada beni ne bekliyor?” duygusunun kalmasını istiyorum. Ben olsam, beni de tiyatroya getirecek şey tam olarak bu merak olurdu.
Gayb seyirciyi karşılayan, besleyen, konuşturan ve oyuna dahil eden bir yapı kuruyor. Seyirciyle mesafeyi kaldırmak sana ne kazandırıyor; seni hangi risklere açık bırakıyor?
Gayb, seyirciyle aramdaki mesafeyi tamamen kaldırdığım ilk iş oldu. Aslında ilginçtir; doğaçlama ve anlık etkileşim, okul yıllarımda en uzak durduğum alanlardan biriydi.
Evet, Ahmet Saim olarak insanlarla iletişim kurmayı seviyorum ve bunu güçlü yaptığımı düşünüyorum. Ama bunu belirli kuralları olan, her an neyle karşılaşacağını bilmediğin canlı bir oyunun içinde kullanmak bambaşka bir şey. Çünkü orada her temsil yeni bir risk taşıyor.
Ben ise tam da zorlandığım şeylerin üzerine gitmeyi seven biriyim. O yüzden bu risk beni korkutmaktan çok besliyor. Her oyunda seyircinin getirdiği bambaşka sürprizlerle karşılaşıyorum. Kimi zaman çok komik, kimi zaman çok duygusal, kimi zaman da oyuncu olarak beni gerçekten zorlayan anlar yaşanıyor.
Bütün bunlarla sahnede mücadele edebilmek de ayrı bir beceri gerektiriyor. Ben de o beceriyi her temsilde biraz daha geliştirmeye çalışıyorum. Sanırım Gayb bana en çok bunu öğretti: Her seyirci yeni bir öğretmen. Her temsil ise yeni bir farkındalık.

Gayb’ın şarkıları oyun dışında da dinlenebiliyor. Bu parçaların oyundan bağımsız bir müzik dünyası kurmasını mı istersin, yoksa esas anlamlarını Remzi’nin hikâyesinin içinde mi buluyorlar?
Şarkı yazmak yaklaşık altı yıldır hayatımın içinde. Ama bunu insanlarla paylaşmaya başlamam birkaç yıl önce oldu. Sanırım o cesareti toplamam biraz zaman aldı.
Bugün oyunda duyulanların dışında da otuzu aşkın bestem var. Gayb özelinden bakarsak, Remzi Asaf’ın hikâyesiyle şarkılar arasında zaten doğal bir bağ olduğunu düşündüm. Bir yandan oyunculuk yaparken, diğer yandan sıfırdan bir müzik kariyeri inşa etmeye çalışıyordum.
Sonra kendime şu soruyu sordum: “Madem bu iki alan birbirini besliyor, neden seyirci zaman zaman bir tiyatro oyununda değil de küçük bir konserdeymiş gibi hissetmesin?”
Bu yüzden şarkılarımın hepsi Remzi için yazılmış olmasa da, Remzi’nin duygusunu, yalnızlığını ve hikâyesini besleyen parçaları oyunun içine yerleştirdim. Aslında bu seçim çok uzun sürmedi; çünkü o şarkılar zaten aynı duygunun içinden doğmuştu.
Elbette zamanı geldiğinde insanların sadece müziğim için geldiği konserler de vermek isterim. Ama ben yazmaya ve oynamaya devam ettiğim sürece, sanırım içimdeki o yaramaz çocuk şarkıları oyunlarına sokmaktan vazgeçmeyecek.
Zaten Gayb’ı tasarlarken de en büyük hayalim buydu: Oyunu izleyenler şarkıları dinlemeye devam etsin, şarkıları keşfedenler de bir gün gelip oyunu izlesin. İkisi birbirini beslesin. Sanırım bugüne kadar yaşadıklarıma baktığımda, bunun yavaş yavaş gerçekleştiğini görmek bana doğru yolda olduğumu hissettiriyor.
Remzi bugün Ahmet’le karşılaşsa ona ne söylerdi?
Çok düşündürücü bir soru. Remzi, Ahmet’le karşılaşsaydı sanırım önce şunu söylerdi: “Ne olursa olsun inanmaktan vazgeçme. Başarmaktan da korkma.” Sonra da gülümseyerek bir şey daha eklerdi: “Anneni böyle delicesine sevmeye devam et.”
Yani yıldızlara bakmaya devam et…
Çünkü sanırım ikimizin de en güçlü ortak noktası bu. Bizi ayakta tutan şey yalnızca hayallerimiz değil; o hayalleri kurmayı öğreten sevgi. Remzi’nin de Ahmet’in de dönüp dolaşıp yaslandığı yer orası.
Gayb’ın bir temsil gününde, seyircinin hiç görmediği ilk işin ve son işin ne oluyor?
Seyircinin hiç görmediği ama bana çok iyi gelen bir ritüelim var: köpek nefesi. Oyuna çıkmadan önce en az üç dakika mutlaka onu yapıyorum. Nedenini tam olarak bilimsel olarak açıklayamam ama bana inanılmaz iyi geliyor. Belki vücuduma daha fazla oksijen girmesinden… Sanki bedenime yeniden can veriyormuşum gibi hissediyorum.
O birkaç dakikada hafif bir baş dönmesi, yere oturma isteği oluyor. Arafta kalmış gibi bir his… Tam da ihtiyacım olan yer aslında. Çünkü orada, oyuna hizmet etmeyen bütün taraflarımı yavaş yavaş uğurluyorum ve Remzi’yi büyük bir sevgiyle karşılıyorum.
Oyun bittikten sonra ise tam tersi bir dönüş başlıyor. Seyirciler de fark ediyordur; çok terlemiş oluyorum. Kostümü üzerimden çıkarıp derin bir nefes almak ve ardından buz gibi bir bardak su içmek… Sanırım bir temsil gününün en küçük ama en büyük ödüllerinden biri o.

Senin için hangilerinin ağır bastığını öğrenmemize müsaade varsa, birini seç:
Peynirli mi, patatesli mi?
Tabii ki patatesli hatta ihtimal varsa patates kaşarlı.
Ahmet mi, Remzi mi?
Ahmet.
İlk kez gelen seyirci mi, oyunu tekrar izleyen seyirci mi?
İlk kez gelen seyirci candır. Hatta ilk kez tiyatroya giden yani bana gelen seyirci daha da candır.
Oyunculuk mı, yazarlık mı?
Oyunculuk oyunculuk oyunculuk!
Şarkı yazmak mı, oyun yazmak mı?
Şarkı yazmak diyebilirim.
İstanbul mu, Antalya mı?
Yazın kesinlikle Antalya değil. Çok sıcak, evet, benim bebeğim o şehir lakin bana daha da iyi davransın diye İstanbul diyeceğim.
Komedi mi, dram mı?
Komedi.
Mesajlaşmak mı, konuşmak mı?
Konuşmak.
Doğaçlama mı, ezber mi?
Ezber. (Ezberi bilinçli ve kontrollü bozmak enfes ise enfes.)
İlham mı, disiplin mi?
İlham.
Bizi sosyal medyada takip et.
CZZ WORKS
Uluslararası bağımsız yayın



