Söyleşi: Elif Şeyda Doğan
Rosalie Blum serisi ve Juliette ile geniş bir okur kitlesine ulaşan Camille Jourdy, ülkesi Fransa’nın sınırlarını çoktan aşmış; çizgi romanlarında büyük olaylardan çok, insanların iç dünyasına sinen küçük kırılmaları anlatan bir sanatçı. Bu söyleşide, Jourdy’nin karakterlerine, anlatı ritmine ve çizgi romanla kurduğu içten ilişkiye yakından bakıyoruz.
Camille Jourdy: “Bir karakterin gerçekten var olması için ona zaman tanımak gerekir.”

Camille Jourdy
Dikkat,
yavaşlık
ve dönüşmek üzerine
derinlikli bir söyleşi.
Camille Jourdy’e Yakın Bakış
1979 doğumlu Fransız illüstratör ve çizgi roman yazarı Camille Jourdy, ilk kitabı Une araignée, des tagliatelles et au lit, tu parles d’une vie!’i Épinal Güzel Sanatlar Okulu’nda öğrenciyken yazdı. Ardından Strasbourg Dekoratif Sanatlar Okulu’ndan 2005 yılında mezun oldu; Rosalie Blum’un ilk bölümünü bitirme projesi olarak sundu.
Dört yıllık bir çalışmanın ardından 2009’da yayımlanan Rosalie Blum üçlemesi büyük ilgi gördü; 2009 RTL Çizgi Roman Ödülü’nü ve 2010 Angoulême Keşif Ödülü’nü kazandı. Bu başarının ardından çocuk kitaplarına da yönelen Jourdy, 2016’da sinemaya uyarlanan Rosalie Blum’un ardından aynı yıl Juliette ile grafik romana geri döndü. Sanatçının daha sonraki çalışmaları arasında, 2020 Angoulême Gençlik Ödülü’nü kazanan Les Vermeilles ile Lolita Séchan’la birlikte hazırladığı ve Bologna Çocuk Kitapları Fuarı’nda jüri özel ödülüne layık görülen Cachée ou pas, j’arrive yer alıyor.

Çizgi romanda okur beklentileri, anlatı ve tempo açısından diğer edebi türlere kıyasla oldukça belirgin görünüyor.
Yazarken bu beklentileri ne ölçüde dikkate alıyorsunuz?
Bu tür sorularla işe başlarken kendimi çok fazla meşgul etmiyorum. Çünkü çizgi roman, benim için uzun zamandır doğal ve içselleştirdiğim bir ifade biçimi. Çizmeyi ve hikâye anlatmayı her zaman sevdim; bunu çizgi roman aracılığıyla yapmak bana hâlâ çok içgüdüsel ve kendiliğinden geliyor.
Elbette bu, sürecin kolay olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, yazmak çoğu zaman zorlayıcı, hatta sancılı bir süreç olabiliyor. Yine de öncelikle benimle konuşan, bana dokunan bir çizgi roman yapmaya odaklanıyorum. Kendi içimde anlam bulan bir hikâyenin, okur için de bir karşılık yaratabileceğine; onların da bu kişisel yerden yola çıkan anlatıda kendilerinden bir parça bulabileceğine inanmak istiyorum.
Hikâyelerinizdeki kadın karakterler ne idealize edilmiş ne de katı klişelere hapsedilmiş görünüyor; daha çok kırılgan, derinlemesine insani ve gerçekler.
Bir karakter inşa ederken “erkek bakışından kaçınmak” sizin için bilinçli bir mesele mi?
Hayır, bunu bilinçli bir mesele olarak ele aldığımı söyleyemem. Kadın karakterlerimi oluştururken kendimi onların yerine koymaya çalışıyorum; çoğu zaman tanıdığım insanlardan, gündelik hayatta karşılaştığım hâllerden ve yaptığım gözlemlerden yola çıkıyorum.
Bir karakterin gerçekten “canlanması” zaman isteyen bir süreç. Onun konuşmasına, hareket etmesine, çizim aracılığıyla yaşamasına izin vermem gerekiyor ki yavaş yavaş var olmaya başlasın. Ancak o zaman, kâğıt üzerinde bir figür olmaktan çıkıp kendi varlığını kurabiliyor.
Uzun yıllar boyunca çizgi roman dünyasında ağırlıklı olarak erkek yazarların söz sahibi olması, kadınların bu hikâyelerde nasıl temsil edildiğine dair bende her zaman bir eksiklik hissi yarattı. Kadın karakterlerin çoğu zaman tek boyutlu ya da klişelere sıkışmış hâlleriyle karşılaşmak beni tatmin etmiyordu.
Ben ise kusurlarıyla, çelişkileriyle, güçlü ve zayıf yanlarıyla daha “gerçek” karakterler yaratmak istedim. Ama aslında bu hassasiyet yalnızca kadın karakterler için geçerli değil; erkek ya da kadın fark etmeksizin, tüm karakterlerime aynı dikkat ve özeni göstermeye çalışıyorum.
“Karakterlerimi sanki birer oyuncularmış gibi izliyorum.”
Çoğu zaman sıradan hayatların anlatılmaya değer olmadığı düşünülür.
Peki sizce bir hikâyeyi gerçekten anlatmaya değer kılan şey nedir?
Bence tüm hikâyeler anlatılmaya değerdir; asıl belirleyici olan, onları nasıl anlattığımızdır. Çok güçlü bir fikre sahip olup, yine de okurda hiçbir karşılık yaratmayan bir kitap ortaya koymak mümkün. Aynı şekilde, son derece basit bir çıkış noktasından yola çıkıp, anlatımın gücü sayesinde şiirselliği yüksek, etkileyici bir hikâye kurmak da mümkündür.
Benim için en önemli mesele, karakterlerin gerçekten “beden kazanması”. Onların yalnızca anlatı içinde var olması yetmiyor; canlı, hissedilebilir hâle gelmeleri gerekiyor. Bu yüzden diyaloglara çok zaman ayırıyorum; nasıl yürüdüklerini, nasıl durduklarını, nasıl tepki verdiklerini uzun uzun düşünüyorum. Karakterlerimi, sanki birer oyuncuymuş gibi izliyor, hareketlerini ve jestlerini anlamaya çalışıyorum.
Sahneleme de bu sürecin vazgeçilmez bir parçası. Bu nedenle storyboard üzerinde yoğun biçimde çalışıyorum. Bir sahnenin nasıl bölüneceğini, hangi kadrajın daha etkili olacağını, kaç kareyle anlatılmasının daha doğru olacağını defalarca deniyorum. Tüm bu tercihler, hikâyenin ritmini ve okurda uyandırmasını istediğim duyguyu doğrudan şekillendiriyor.

Hikâyelerinizde karakterler çoğu zaman kendilerini doğru ifade edemez; susar, yanlış anlaşılır ya da geç kalırlar.
“İyi” ve “kötü” arasındaki net ayrımın olmaması, bilinçli bir ahlaki geri duruş mu, yoksa anlatının kendiliğinden açtığı bir alan mı?
Yarattığım karakterlerin çoğunun kusurları var; ancak onlara karşı her zaman güçlü bir empati ve şefkat hissediyorum. Onları yargılamak yerine anlamaya çalışıyorum, çünkü varlıklarını kusursuzluklarıyla değil, insani yanlarıyla kuruyorlar.
Gerçek hayatta da kimse kusursuz değil. İnsanların taşıdığı yaralar, yaşadıkları kırılmalar ve kendilerine duydukları güvensizlik beni özellikle etkiliyor. Bu kırılganlık hâli, bana insan olmanın en sahici tarafını hatırlatıyor.
Bu yüzden hikâyelerimde sık sık yaralı karakterlere ya da birlikte yaralarını sarmaya çalışan ailelere yer veriyorum. Anlatı benim için ahlaki bir hüküm vermek ya da doğru–yanlış ayrımı çizmekten çok, bu kırılganlıkların içinde dolaşan, onları anlamaya çalışan bir alan açıyor.

Okurlarınız, hikâyelerinizde kendilerini neredeyse “rahatsız edici derecede tanıdık” bir şekilde bulduklarını söylüyor.
Bu yakınlığı nasıl deneyimliyorsunuz ve okurla aranızdaki mesafeyi nasıl tanımlarsınız?
Gerçekten de çok sayıda okurdan, bazı karakterlerle kendilerini özdeşleştirdiklerini söyleyen mesajlar alıyorum. Bu beni her zaman çok mutlu ediyor; çünkü hikâyenin çalıştığını hissettiriyor.
Bazen son derece dokunaklı mesajlar geliyor; kitaplarımı okurken çok etkilendiklerini söyleyenler oluyor.
Bu tür geri dönüşler beni çalışmaya devam etmeye motive ediyor. Çünkü bir çizgi roman yapmak çok uzun ve yorucu bir süreç; ister istemez şüpheye düştüğünüz, cesaretinizin kırıldığı anlar oluyor. Ama birinin hikâyede kendine bir anlam bulduğunu bilmek, devam etme isteğini yeniden canlandırıyor.
Kusurlar, kırılganlıklar ve karakterle kurulan bağ
Fransa’da çizgi roman, güçlü bir tarihsel ve kurumsal geleneğe sahip.
Bu bağlamda editör–yazar ilişkisini yaratım sürecinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Editörümün rolü benim için gerçekten çok önemli. Yaklaşık yirmi yıldır birlikte çalışıyoruz; bu da zaman içinde birbirimizi çok iyi tanımamızı sağladı. Bu güven ve tanışıklık, üretim sürecini benim için daha açık ve paylaşılabilir kılıyor.
Actes Sud’daki editörüm Thomas Gabison’la, çizgi romanlarımı daha en başta, fikirler henüz şekillenme aşamasındayken konuşmaya başlarım. Hikâye geliştikçe storyboard sayfalarını düzenli olarak ona gönderirim; birlikte okur, üzerine düşünür, nelerin çalıştığını ya da nerelerde zorlandığımı konuşuruz.
Zaman zaman Paris’te bir araya gelip kitap üzerine uzun uzun konuştuğumuz da olur. Onun dışarıdan bakışı benim için çok kıymetli; çünkü bir kitap üzerinde bu kadar uzun süre çalışınca, ister istemez mesafemi kaybedebiliyorum. Böyle anlarda tıkandığımı hissettiğimde onu ararım; bu konuşmalar süreci yeniden açmama yardımcı olur.
Elbette herkesin çalışma biçimi aynı olmak zorunda değil. Bazı yazarlar editörün sürece hiç dâhil olmamasını tercih edebiliyor. Çizgi romanda üretimin pek çok farklı yolu var ve hepsi mümkün.

Türkiye’den bakıldığında, Fransa’daki çizgi roman hâlâ güçlü biçimde basılı formata bağlı görünüyor.
Hızlı tüketilen dijital anlatıların öne çıktığı bir çağda, yavaş anlatıların hâlâ ve gelecekte de bir yeri olacağını düşünüyor musunuz? Dijitalleşme bu alışkanlıkları nasıl dönüştürebilir?
Dijitalleşmenin tüm bunları nasıl dönüştüreceğini gerçekten bilmiyorum; sık sık kendime sorduğum sorular bunlar.
Ben kitap nesnesine çok bağlıyım: kâğıdın dokusu, kokusu, sayfaların ritmi… Bunların hiçbiri tabletle kıyaslanamaz. Tablet üzerinden okumayı sevmiyorum ama bu da kuşak meselesi olabilir.
Yine de dijital çizgi romanlarla basılı kitapların bir arada var olabileceğine inanmak istiyorum. Muhtemelen aynı şekilde kullanılmayacaklar. Bazı hikâyeler tablette hızlı tüketim için uygun olabilir; ama bir hikâyenin yavaş yavaş kurulmasını, okurun onunla zaman geçirmesini sağlayan basılı kitabın yerini tutacağını sanmıyorum.
Tablet formatında çizimlerin üzerinden hızla geçiliyor; detaylara bakılmıyor. Oysa basılı bir kitapta çizimlere başka türlü bakılıyor. Bazı okurlarım, kitabı bitirdikten sonra sayfalara geri dönüp çizimlere uzun uzun baktıklarını söylüyor. Hikâyeyle kurulan ilişki çok farklı.

Angoulême gibi büyük festivaller bir kitabın kaderini belirleyebiliyor.
Sizce bu tür kurumlar yazarlar için yeni yollar mı açıyor, yoksa görünürlük baskısı hikâyelerin önüne mi geçiyor?
Festivaller gerçekten de bir kitaba ışık tutabiliyor; özellikle ödül alındığında. Ama bunun vazgeçilmez olduğunu düşünmüyorum.
Bazı çizgi romanlar kulaktan kulağa yayılma ya da kitapçıların desteği sayesinde de çok iyi bir yol alabiliyor. Bu yüzden bağımsız kitapçıların rolü son derece önemli.
“Yazmak oldukça mahrem bir eylem.”
Fransız okur ile uluslararası okur arasında beklentiler açısından belirgin farklar hissediyor musunuz?
Bunu gerçekten kestirmem zor. Okur beklentileri söz konusu olduğunda, ülkeler arasında net ve keskin farklar çizmek bana her zaman güç geliyor. Buna rağmen, başka ülkelerden okurlardan mesaj almak beni hâlâ şaşırtıyor ve derinden duygulandırıyor.
Farklı bir dilde konuşan, bambaşka bir kültürel bağlamda yaşayan birinin hikâyelerimden etkilenmesi bana hem tuhaf hem de bir o kadar büyülü geliyor. Yazmak zaten oldukça mahrem bir eylem; insan çoğu zaman yalnızca kendine yakın bir yerden konuştuğunu sanıyor.
Bu yüzden, başka ülkelerdeki okurların karakterlerimde kendilerinden bir parça bulmaları bende garip ama çok teselli edici bir yakınlık duygusu yaratıyor. Dil ve coğrafya farkına rağmen paylaşılan bu his, yazının kurabildiği bağın gücünü bana her defasında yeniden hatırlatıyor.
Bir hikâyeye başlamak mı, yoksa onu doğru yerde bitirmek mi daha zor? Bir hikâyenin nerede başlayıp nerede biteceğine nasıl karar veriyorsunuz?
Bir hikâyeye başlamak her zaman çok zor. Konuyu bulmak, evreni kurmak ve onun içine yerleşmek zaman alıyor. Taslaklar yapıyorum; işlemediğini hissettiğimde baştan başlıyorum. İlk denemeler çoğu zaman “yanlış” geliyor; çünkü karakterler henüz yeterince var olmuyor. Önce onları tanımam gerekiyor.
Bir sahneyi çizmeden önce, kafamda bir film sahnesi gibi canlandırıyorum. Sonra kâğıda döküyorum ve bir süre kenara bırakıyorum. Daha sonra geri dönüp yeniden okuyorum; çalışıyor mu diye bakıyorum, gerekirse değiştiriyorum. Bütün bunlarda sezgisel bir taraf da var. Eğer sahne beni duygulandırıyorsa, okuru da etkileyebileceğini umuyorum.

Son olarak, okurlarınız sizden gelecekte ne beklemeli ve ne beklememeli?
Geleneksel biçimde çalışmaya devam edeceğimi düşünüyorum; kâğıt ve boyayla. En sevdiğim yöntem bu. Uzun süredir üzerinde çalıştığım bir çizgi romanı bitirmek üzereyim. Yine aile ilişkileri ve konuşulamayanlar etrafında dönen bir hikâye. Yazdan önce bitirip sonbaharda yayımlanmasını istiyorum.
Sonrasında, “Pépin et Olivia” adlı çocuk çizgi romanımın devamını yazmak istiyorum; iki çocuğun gündelik hayatını ve ufak yaramazlıklarını anlatan bir hikâye. Daha sonra da, hayali bir dünyada geçen “Les Vermeilles” adlı çocuk çizgi romanımın ikinci cildini yapmak istiyorum.
Bizi sosyal medyada takip et.
CZZ WORKS
Uluslararası bağımsız yayın




