Bu söyleşide Andi Watson, çizgi romanla gündelik yaşam, yaratıcı disiplin ve duygusal kararlar arasındaki ilişkiyi anlatıyor.
Andi Watson: “Hayat ve çizim iç içe. Sanat olmadan kim olacağımı bilmiyorum.”
ANDI WATSON İLE SÖYLEŞİ
Çizgi roman hayat ve, belirsizlik üzerine.
Andi Watson’a Yakın Bakış
Andi Watson, dört kez Eisner, iki kez Harvey Ödülü’ne aday gösterilmiş; ayrıca Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali’nin resmî seçkisinde yer almış Britanyalı bir çizer, yazar ve illüstratördür. Farklı yaş gruplarına ve çok çeşitli türlere yönelik grafik romanlar yazıp çizen Watson; Random House, Walker Books, First Second, HarperCollins, DC, Marvel, Dark Horse, Image ve Top Shelf gibi yayınevleriyle çalışmıştır. Eserleri Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Lehçe, Almanca, Portekizce ve Türkçeye çevrilmiştir. Eşi ve kızıyla birlikte Worcester’da yaşamaktadır.
Bu söyleşide Andi Watson’la çizgi romanın onun için yalnızca bir anlatı biçimi değil, hayatı anlamlandırmanın ve düzenlemenin bir yolu oluşunu konuşuyoruz. Skeleton Key, Breakfast After Noon ve The Book Tour üzerinden; sessizlik, duygusal mesafe, yavaşlık ve belirsizliğin üretimindeki yerini anlatıyor. Söyleşi; DIY kültürü ve bağımsız üretimden başlayarak, çizgi roman yapmanın gündelik ve maddi gerçeklerine, oradan da küçük kararların ve ölçülülüğün hem anlatıyı hem de yaşamı nasıl şekillendirdiğine uzanıyor.
En eski çalışmalarınızdan bugüne baktığınızda, çizgi romanlar sizin için daha çok hikaye anlatma biçimi mi yoksa hayatı organize etme biçimi mi oldu? Bu ikisi arasındaki denge zaman içinde nasıl değişti?
Çok iyi bir soru. Açıkçası bunu birbirinden ayırmak zor. Çizgi roman yapmaya ilk başladığımda, hikâye anlatmayı kendime öğretmem gerekiyordu. Daha önce çok fazla yazı yazmış değildim ama yazmayı öğrenmenin çizgi roman için kilit bir mesele olduğunu fark ettim. Sözcüklerle imgelerin birlikte çalışmasının, bu mecranın en güçlü yanı olduğunu gördüm. Ayrıca çizgi roman yapmak istiyorsam, bir yayınevinden ya da endüstriden onay beklemek yerine, kendi hikâyelerimi yazmam gerektiğini biliyordum. Kaykay kültüründen, hardcore müzikten, DIY ruhundan ve fanzinlerden çok etkilendim. Bir şey yap ve onu kendin bir araya getir. (O zamanlar hâlâ vardı) fotokopicinin yolunu tut, uzun kollu bir zımba al. Bunun içinde naif bir romantizm ve büyük bir özgürlük var. İstediğin her şeyi yapabilirsin; büyük paralara ya da kaynaklara ihtiyacın yok. Sadece yaparsın.
Böylece sahneleri nasıl kuracağımı, diyalog yazmayı, dramatik yapıyı, karakter yaylarını öğrendim. Sinema, roman ve çizgi roman inceledim. Sıfırdan başladığım için bu biraz zaman aldı. Ama neden hikâye anlatmayı öğrenelim, fanzin yapalım ya da uydurma sözcüklerle dolu baloncuklar taşıyan kutuların içine hayali insanlar çizmek için saatler harcayalım? Tuhaf bir şey bu. Benim için sebeplerinden biri, hayatı daha iyi anlamak. Varoluşun kaosuna bir anlam vermeye çalışmak. Üretirken daha dikkatliyim, daha açık, daha canlıyım. Hayatla çizim birbirine bağlı. Sanat olmadan kim olurdum, bilmiyorum. Projeler arasında kaldığımda savrulmuş hissediyorum. Sanırım zihnim sürekli bir problemle boğuşmaya, onu çözmeye ihtiyaç duyuyor. Bu problemleri yaratıp çözmek bana bir tatmin duygusu veriyor ama aynı zamanda ciddi bir huzursuzluk da yaratıyor.
Sanat benim için pek çok şey yapıyor. Düşüncelerime ve enerjime bir yön veriyor. Onsuz, muhtemelen anlamsız bir şeye takılıp kalırdım. Bu sayede odaklanıyorum; düşünüyorum, gözlemliyorum, dinliyorum. Hikâye anlatmak hayata dair büyük aydınlanmalar getirmiyor. İnsanı mutlaka daha bilge kılmıyor. Hatta üç perdeli yapı ve Hollywood sonları üzerinden düşünmek, muhtemelen insan için zararlı bile.
Çizgi romanın, kaosun içinden bir düzen kurmaktan hoşlanan insanlara daha çok hitap ettiğini düşünüyorum. İçkin bir yapısı ve dili var: kutuların içinde, bir sıralama halinde ilerleyen düşünceler ve eylemler. Bu yüzden her kitap, hayatın rastlantısallığına bir düzen dayatıyormuş hissi verir; The Book Tour’da olduğu gibi, aynı anda o rastlantısallığı kucaklarken bile.
İşlerinizde sıklıkla “küçük” anlara, gündelik ilişkilere ve sessiz kırılmalara odaklanıyorsunuz. Büyük, dramatik anlatılar yerine bu alanı seçmek bilinçli bir politik tercih miydi, yoksa kendiliğinden vardığınız bir yer mi?
Bu, muhtemelen kısmen Amerikan süper kahraman çizgi romanlarının melodramına bir tepki, kısmen de bir çizer olarak sahip olduğum yetilerle ilgili. Aksiyon, dramatik açılar ve abartılı duygular bana çok uygun değil. Süper kahraman çizgi romanlarındaki şiddetten ve “güçlü olan haklıdır” fikrinin altında yatan politik alt metinden her zaman biraz rahatsızlık duyduğumu itiraf etmeliyim. Kendi işlerimde hem görsel hem tematik olarak daha ölçülü, daha az vurgulu bir dile yöneliyorum.
Bu aynı zamanda hayata bakış biçimimle de ilgili. Hayatı geniş ekran jestler ve büyük beyanlar üzerinden değil, küçük anlar üzerinden görüyorum. Sessiz bir hayat yaşadım. Dramayı ve altüst oluşları sevmem. Bir hayatı asıl oluşturan şey küçük anlardır: sessiz fark edişler, içsel kavrayışlar. Evlilik ya da çocuk sahibi olma kararı, yüzeyde bakıldığında oldukça küçük kararlardır. Ama insanın hayatının yönünü derinden etkileyen anlar da tam olarak bunlardır. “Çizgi romanın bütçesi yoktur” klişesine rağmen (ki bu aynı zamanda doğru da değildir), çizgi romanın bu sessiz anları ele almakta son derece güçlü olduğunu düşünüyorum. Durağan imgelerin bir dizilim içinde hem zamanın içinde ilerlemesi hem de aynı anda donmuş olması çok etkileyici bir şey. Bu, dokuz panelli bir ızgara da olabilir, tek bir splash sayfa da. Bir dizi küçük an ya da tek bir büyük an.
Henüz ergenlik çağındayken çizgi romanlara yeniden döndüm. Okurdum. Kendi çizgi romanlarımı yapacağımı hiç düşünmezdim. İmkânsız gelirdi. Fazla zor, altından kalkılamayacak bir şey gibi. Sonra Love and Rockets’ın Birleşik Krallık baskılarından birini buldum. Aklımı başımdan aldı. Âşık olan, tartışan, konsere giden insanlar hakkında çizgi roman yapılabildiğini mi söylüyordu bu? Çizgi romanlar yalnızca sihirli kılıçlar ve yüz yumruklamaktan ibaret olmak zorunda değildi; duygular ve müzik de anlatılabilirdi? Üniversitede illüstrasyon ve grafik tasarım okudum ama asıl tohum, bir gün doğum günü harçlığımı çizgi roman dükkânında harcadığımda atılmıştı. Mezuniyet sergimde bir çizgi roman vardı. Bir daha asla böyle bir şey yapma şansım olmayacağını düşünüyordum. Hayatımın yönünü değiştirdi.
İngeltere’deki bağımsız çizgi roman üretimi ile ABD merkezli yayıncılık sistemi arasında gidip geldiniz. Bu iki farklı kültür, üretim dilinizi ve anlatı ritminizi nasıl etkiledi? Birinde kendinizi daha özgür, diğerinde daha disiplinli hissettiğiniz oldu mu?
ABD’deki “beş büyük” yayınevinden biriyle çalışmaya dair deneyimim, aslında büyük bir bürokrasinin içine girdiğinizi kabul etmekle başlıyor. İş akışını kolaylaştırmak için kurulmuş sistemleri var. Bu da anlaşılır; çünkü bir editör, üretimin farklı aşamalarında olan pek çok kitabı aynı anda yürütüyor. Siz de bu sistemlere uyum sağlıyorsunuz: işi parçalara ayırarak ilerliyorsunuz—senaryo, eskizler, lettering, kurşun kalem çizimleri, mürekkepleme, renkler. Ancak bu çalışma biçimi benim en iyi işlerimi ortaya çıkarmadı. Ben daha organik bir yaklaşımı tercih ediyorum. Hikâyenin başka bir yöne sapabilmesine alan tanımayı. Bir kitabı çizimini tamamladıktan sonra dönüp hikâyeyi rafine etmeyi, düzenlemeyi. Kaynaklar—çoğunlukla editörün zamanı—kısıtlı olduğunda bu mümkün olmuyor. Bir aşamayı tamamlayıp sonra geriye dönmek, yapılmış işin üstünde yeniden çalışmak ciddi bir baş ağrısına dönüşüyor.
Bağımsız yayınevlerinde genellikle kısıtlar daha az oluyor; ama bunun da diğer yüzü, kaynakların çok daha sınırlı olması ve tamamen pratik düzeyde, ödenen paranın çok daha düşük olması. Benim tercihim, bir kitabı tamamlayıp sonra bir yayınevine götürmek; onu bir editörle birlikte geliştirerek üretmektense. Büyük yayınevleri genellikle daha yoğun bir editoryal müdahale ister ve benim en iyi işlerim, yaratıcı anlamda, bu yapının dışında başarıya ulaştı.
Mesafe, Otobiyografi ve Dönüşüm
Skeleton Key, Breakfast After Noon gibi işlerinizle daha sonraki projeleriniz arasında belirgin bir duygusal mesafe hissediliyor. Kendi hayatınızla işiniz arasına koyduğunuz bu mesafe yıllar içinde arttı mı, yoksa yalnızca ifade biçimi mi değişti?
Son beş yıldır Patreon için tek sayfalık çizgi romanlar çiziyorum. Bunlar “slice of life” geleneğinde; yani kelimenin tam anlamıyla hayatımla ilgili. Otobiyografiye en çok yaklaştığım yer burası ve bu da oldukça yeni bir durum. Ama Joe Matt ekolünden değilim; benim sınırlarım var.
Bence en başarılı sentez The Book Tour’da ortaya çıktı. Kendi hayatımdaki bir dizi kaygıyı alıp, çizgi roman formunda hem dramatik hem de tematik olarak işleyen bir kurmacaya dönüştürdüm.
Bundan sonra ne olacağını bilmiyorum. Covid’den bu yana sıraya dizilmiş projelerim vardı. Şimdi ise boş bir sayfanın karşısındayım. Daha spontan tepki vermek istiyorum. Eskiz defterlerinden ne çıkacağına bakmak, hangi kelimeleri yazacağımı görmek istiyorum. Bilinçaltımın neyle meşgul olduğunu bilmiyorum. Bunun nasıl bir duygusal biçim alacağını da bilmiyorum. Çizgi roman üretmeye olan ilgimi canlı tutan şey tam olarak bu. Hayatımın geri kalanında her gün Batman çizmek zorunda kalsaydım, bırakır ve başka bir şey yapardım.
Çizimleriniz çoğu zaman minimal, hatta kırılgan; ancak metinle bir araya geldiklerinde güçlü bir duygusal yoğunluk yaratıyorlar. Bir sahneyi bilinçli olarak “fazla açıklamaktan” kaçındığınız o anı nasıl fark ediyorsunuz?
Bu gerçekten çok ilginç bir soru. Umarım mecranın dilini doğru kullanabiliyorumdur; kelimelerle ve imgelerle duyguyu aktarmaya yetecek kadarını söyleyip, okurun kafasına sakarca vurur gibi “işte şimdi üzülmen gereken yer burası” yazan kocaman neon tabelalar asmadan. Sahnenin kendisi mutlaka yoğun bir duygu yüklü olmak zorunda değil; asıl mesele, o ana gelene kadar ve o andan sonra karakterler arasında yaşanan sahneler ve etkileşimler bağlamında anlam kazanması. Belirli bir anı nereye yerleştireceğiniz, öncesinde ve sonrasında ne olduğu konusunda sürekli bir denge kurma meselesi bu.
Açıkçası bunun bir nedeni de muhtemelen bir yazar olarak değil, bir çizer olarak kendime çok daha fazla güvenmem. Yıllar geçtikçe yazıyla daha fazla ilgilenmeye başlamış olsam da, sanatsal anlamda hâlâ ayağımın yere en sağlam bastığı alan çizim. Bu yüzden kelimeler konusunda kendimi daha güçlü hissetseydim, belki de “fazla açıklama” tuzağına düşebilirdim. Belki de düşmezdim, bilmiyorum.
En mutlu olduğum alan diyalog yazmak ve diyalog, bence en iyi hâlini muğlak olduğunda bulur. Bir karakterin aklından geçen her şeyi birebir söylemesi ilgi çekici değildir. Kelimeleri, panelleri, hatta sayfaları kesip atmaya daha istekliyim. Sözcüklerin ve görüntülerin kendi işlerini yapmalarına izin vermeye çalışıyorum; birbirlerinin ayağına basmadan. Bu mecranın tuhaf büyüsü de burada: birlikte, tek tek olduklarından daha fazlasını yaratıyorlar. Bu durum benim kendi yetilerimde de karşılığını buluyor. Ne özellikle yetenekli bir çizerim ne de çok güçlü bir yazar; ama çizgi romanın o arada kalan, eşik alanında ilginç bir şey ortaya koyabiliyorum.
“Değerli olan her kitap, biçimi, hedeflediği yaş grubu ya da işin kendisinden ayrı duran endüstriyel pazarlama unsurları ne olursa olsun, anlatılma ihtiyacından doğmak zorundadır.”
Çocuklar ve gençler için yaptığınız çalışmalarla yetişkinlere yönelik işleriniz arasında sezilen görünmez bağ hakkında ne düşünüyorsunuz? İyi bir hikâye, yaş grubu fark etmeksizin aynı kaynaktan mı beslenir?
Kesinlikle. Kitaplar hayatım boyunca üzerimde çok derin bir etki bıraktı. Çocukken The Phantom Tollbooth, The Sword in the Stone, Where the Wild Things Are, The Machine Gunners ve When Hitler Stole Pink Rabbit okurdum; bunların hepsi bugün bir yetişkin okur olarak hâlâ benim için ayakta duran kitaplar. Yetişkinlikte okuduğum ve beni hem büyüleyen hem de rahatsız eden çocuk kitapları da oldu: The Mouse and His Child ve Uncle kitapları gibi.
Değerli olan her kitap, biçimi, hedeflediği yaş grubu ya da işin kendisinden ayrı duran endüstriyel pazarlama unsurları ne olursa olsun, anlatılma ihtiyacından doğmak zorundadır. Çocuklar için üretim yaparken, editoryal ve endüstriyel kabullerden kaynaklanan daha fazla engel olabilir. Üstelik bu engeller bazen beklenmedik yerlerden de gelebilir. Orta yaş grubu için yazdığım kitaplardan birinde, hırsızlığın ahlakı üzerine uzun bir gidip gelme yaşanmıştı; bunun nedeni Amerikan ve İngiliz duyarlılıkları arasındaki farklardı. Robin Hood’un orada bir kahraman olabileceğini sanmıyorum. Özellikle de şu anda.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, “Bunu artık böyle anlatmazdım” dediğiniz işler oluyor mu, yoksa her işi kendi zamanının bir kaydı olarak mı görüyorsunuz?
Eski işlerimi okumak konusunda hafif bir fobim var. Korkuyorum; berbat ve utanç verici olacaklar diye. Geçmişle uğraşmaktansa önümde ne olduğuna bakmayı tercih ediyorum. Yaratıcı işlerde öz güven oldukça kırılgan bir şey. Yıllardır baskısı olmayan bir kitap yüzünden neden bir özgüven krizi yaşayalım ki?
Bunun bir kısmı da işi kamusal alana çıkarırken kendini koruma meselesi. Birileri çıkıp rahatlıkla acımasız olabiliyor. Birisi bunun hayatında okuduğu ya da gördüğü en kötü şey olduğunu söylüyor. Bir başkası da en iyisi olduğunu söylüyor ama ben onu hiç hatırlamıyorum. Ben bunu, küçük stüdyo alanımda kendi kendime büyüttüğüm bir şey gibi düşünmeye çalışıyorum. Yayınlama zamanı geldiğinde ise onu kendimden ayırmam gerekiyor. İş ben değilim; ben de iş değilim (her ne kadar öyle olsam da). Kendi başına, ayrı bir yerde var oluyor.
Bu yüzden sanırım her işi kendi zamanının bir kaydı olarak görme tarafındayım. Ama belki de kendimi kandırıyorumdur; bugün utanç verici bulduğum işlerin sorumluluğunu almaktan kaçıyorumdur. Tüm bu nedenlerle eski işlerimi okumuyorum. Başkalarının işlerini okumayı çok daha tercih ederim.
“Yapay zekâya ve her yeri kaplayan o niteliksiz içerik dalgasına karşı bir tepki oluşacağını düşünüyorum. ”
Bugün çizgi roman üretimi hız, görünürlük ve sosyal medyanın baskısı altında ilerliyor. Sizce yavaş anlatılar bu çağda hâlâ güçlü bir karşılık bulabiliyor mu?
Çizgi roman üretimi her zaman yaratım ile üretim arasında bir denge meselesi. Emek yoğun bir mecra bu. Grafik romanın çok fazla emek gerektirdiği gerçeğinden kaçış yok. Yavaş bir iş; zahmetli bir iş. Özellikle de modern medya bağlamında. Kısa süre önce bir grafik romanın lettering’i üzerinde bir haftadan fazla zaman geçirdim; yazım hatalarını düzeltmek için değil, tek tek harfleri yeniden hizalamak, yüzlerce “e”yi baştan çizmek için. Bu, keşişleri ve tezhipli el yazmalarını hatırlatan bir şey. Elle bir şey üretmeye duyulan takıntılı bir adanmışlık hali. Ama dürüst olmak gerekirse, bazı noktalarda umutsuzluğa kapıldım ve birkaç panelde font kullanmaya geri döndüm; çünkü hayatımdan saatlerin akıp gittiğini hissediyordum. Kendi kendime ciddi ciddi şunu sordum: Ben gerçekten böyle mi yaşamak istiyorum? Kimse fark etmeyecek, kimse umursamayacak. Neden böyleyim?
Yapay zekâya ve her yeri kaplayan o niteliksiz içerik dalgasına karşı bir tepki oluşacağını düşünüyorum. Özgünlüğe ve fiziksel nesneye yönelik bir ilgi artacak. İnsan elinin çalıştığını somut biçimde gösteren izlere. Bunun sanatçıları ekonomik olarak ayakta tutmaya yetip yetmeyeceğini bilmiyorum; ama insanlar her zaman sanat yaptı ve yapmaya da devam edecek. İnsanların, başka insanlar tarafından üretilen sanatla ilgilenip onu destekleyip desteklemeyeceği ise hâlâ belirsiz. “Hayran yapımı Disney içeriği” gibi ifadelerin, bir insan ve bir sanatçı olarak benim için sıfır ilgisi var. Bu konuda yalnız değilim. Yapay zekânın hüküm sürdüğü yaratıcı bir çoraklıkta, belki ben ve birkaç kişi daha, yemek dilenirken aramızda tek sayfalık fanzinler değiş tokuş ederiz.
“Kötü günleriniz olacak, kötü haftalarınız olacak, belki kötü yıllarınız bile olacak; bu çok normal. İnsansınız.”
Okurla kurduğunuz ilişki çoğu zaman sessiz ama derin. İşlerinizde, okurun çok belirli bir duyguyu hissetmesini umduğunuz anlar oluyor mu, yoksa anlamı tamamen okura mı bırakıyorsunuz?
Doğam gereği duygusal biriyim. Kolay ağlarım. Hasta hayvanlar, evden ayrılan çocuklar… Düğmelerime basmak zor değil; gereken duygusal tepki hemen ortaya çıkar. Inside Out’taki Bing Bong mu? Sinema salonunda çirkin çirkin ağlıyorum. Bu yüzden okuru bilinçli olarak manipüle etmeye çalışmaktan hep şüphe duyarım. Nedense bana dürüst gelmiyor. Benim için asıl mesele, karakterlere ve durumlara verdiğim tepkinin sahici olması; eğer öyleyse bunun okura da geçeceğine inanıyorum.
The Book Tour gibi bir işte ise, bu rahatsız edici etkileşimleri dışarıdan izliyormuş gibi hissediyorum; biraz mesafeliyim ama aynı zamanda yakınlaşıp utançları ve gündelik acımasızlıkları da deneyimliyorum. Hem hikâyenin içindeyim hem de dışındayım. Bu kitap için doğru bakış açısı buydu.
Son olarak, bugün çizgi roman üretmeye yeni başlayan biri için şunu sormak isterim: Teknik bir tavsiyeden ziyade, zihinsel ya da kavramsal düzeyde verebileceğiniz en önemli öneri ne olurdu?
Hayatınız üzerinde büyük etkileri olan küçük kararlara geri dönecek olursak, sanat alanındaki her serbest çalışma kariyerinin kırılgan olduğunu düşünüyorum. İnsanların büyük çoğunluğu sanatıyla geçimini sağlayamıyor. Yüzde on, hatta muhtemelen ondan da azı. Bunun, paranın barınma ve yiyecek anlamına geldiği pratik koşullarda ne anlama geldiğini düşünmeye değer. Kendi evinizi hiç satın alamamak, bir aile kuramamak, maddi istikrarı deneyimleyememek anlamına gelebilir. Bu kulağa fazlasıyla burjuva gelebilir ama eğer bu şeyler sizin için önemliyse —ki şu anda önemli olmayabilirler ama ileride olabilirler— bunu akılda tutmakta fayda var. Ücretsiz sağlık hizmeti olan bir ülkede yaşadığım için şanslıyım; bu sayede “eğlenceli çizgi romanlar” çizerken hayatımı riske atmıyorum.
Bunun dışında şunu da unutmayın: Siz bir sanat üretme makinesi değilsiniz. Şimdi bunu yaptığını iddia eden makineler var ve ürettikleri sanat berbat. Kötü günleriniz olacak, kötü haftalarınız olacak, belki kötü yıllarınız bile olacak; bu çok normal. İnsansınız.